Taken with instagram
Bu yıl; eski adıyla ÖSS, yeni adlarıyla YGS ve LYS olan, nam-ı diğer üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanıyorum.Gayet zorlu bir sınav. Eğer doğduğum ve büyüdüğüm şehir olan İstanbul’da üniversiteyi okumak istiyorsam, yaklaşık 2 milyon aday arasından sıyrılıp, sıralamada maksimum ilk 30 bin kişinin arasına girmem gerekiyor.
Dediğim gibi sınav zorlu, meşakkatli ve stresli.Yarının gelecekleri olarak adlandırğınız; bugünün gençleri, ciddi bir psikolojik buhran içinde. “Ne olacak sonumuz ?” diye sorup duruyoruz.”Çok merak ediyorum: 7-8 ay sonra nerede olacağımızı” diyerek hayaller kuruyoruz. Ne yazık ki 4 kişiden 3’ünün kurduğu hayaller gerçekleşemiyor ve ne yazık ki bir gencin akademik eğitim alma planına “Hayal” demek zorunda kalıyorum…
Tüm bunların yanı sıra kendi kendime sormadan edemediğim bir soru daha var: “Daha iyi bir sistem getirilemez miydi ?” Bu soruyu, eğitim sistemi ve demografik durum hakkında herhangi bir araştırmaya, bilgiye sahip olmadan: “Herkese sınavsız üniversite!” diyen arkadaşların heyecanı, isyanı ve duygusallığı ile sormuyorum. Bu mesele hakkında gerçek manada kafa yoran ve olaya elinden geldiğince realist bir çerçeveden bakmaya çalışan biri olarak soruyorum.Yani ülkede yapılan reformlara her gün bir yenisi daha eklenirken ve bu reformların yabana atılmayacak bir kısmı radikal reformlarken,eğitim alanında ya da daha öznele inmek gerekirse üniversiteye giriş alanında yapılabilinenin en iyisi, tek sınav yerine, her bölümün sınavını ayrı ayrı yapmak mı ? Bir başka deyişle gençlerin kaderini üç saatlik bir sınava değil de,birkaç üç saatten meydana gelen sınavlara bağlamak mı ?
Yarının Türkiye’sini değil bölgesel güç, “Küresel Güç” olarak görenler, bunu var olan sistemden yetişmiş gençlerle mi sağlamayı planlıyor ? Örneklerle olayı biraz daha somutlaştıralım. Aslında psikoloji alanında çok başarılı olabilecekken “at yarışına” benzetilen mevcut sistemde galip gelemediği için sevmeyerek, istemeyerek, sırf ekmek parasını kazanmak için bir mağazada tezgahtarlık yapan Ayşelerle mi ? Yoksa yabancı dil öğrenmeye çok yatkın, genel kültür seviyesi oldukça yüksek, sosyal ilişkilerde hiç fena sayılmayan, hem kendisine, hem ülkesine, belki de tüm insanlığa faydalı olabilecekken, bu potansiyele sahipken, girdiği “Birkaç” üç saatlik sınavlarda; çemberin alan formülünü, trigonometrideki bazı detayları veya ”–da” ekinin bağlaç mı yoksa edat mı olduğunu hatırlayamadığı için şu an mutsuz bir biçimde, kafeteryada garson olarak çalışan Mehmetlerin oluşturduğu toplum mu “Küresel Güç” olacak ? Yoksa yine belirli okullardan mezun, belirli soyadlarını taşıyan arkadaşlar mı oluşturacak bu süper güç ülkeyi …
Yazımı buraya kadar okuyanlar arasında vaziyetin bu denli kötü olmadığını düşünenler de vardır elbette. Belki de haklıdırlar.
Peki, daha iyi bir sistem oluşturmak ve geliştirmek adına neler yapılabilir ?
*Japonya’dakinin bir benzeri olarak, erken yaştan temelleri atılan bir sistem düşünülebilir. Çocukların neye yatkın oldukları uzmanlarca belirlenerek buna göre hareket edilebilir.
* Dünya’nın bir çok ülkesinde yaygın olarak tercih edilen “Bakolorya” sistemi getirilebilir.(Bunun yapılması için bütün okulların ve öğrencilerin eşit standart ve eşit imkanlarda eğitim görmesi şarttır.)
*Veya Sayın İlber hocamızın (İlber Ortaylı) ”Türkiye’nin Yakın Tarihi” kitabında bahsettiği politika izlenilebilir: ”Zira 70 milyonluk bir ülkede 1,5 milyon insanın filoloji, arkeoloji, işletme, idari ilim gibi dallarla yığılması akıl işi değil. Bize bugün için lazım olan, tabipten çok, tıp adamlarının bulamadığı tıbbi alet teknisyenidir. Ciddi olarak bu konuya eğildiğimiz takdirde çözümüne 50 yıl değil, 10 yıl yeter” Sözleriyle kendince izlenmesi gerektiğine inandığı politikayı özetliyor…
Bunların dışında hangi sistem getirilirse getirilsin ilaveten:
“Okul öncesi eğitim oranı olabildiğince yükseğe çıkartılmalı”
“Uluslararası normlar eğitim sistemimize dahil edilmeli”
Sınav tarihimize 2 aydan az bir süre kaldı. Bizler bu at yaşırına benzetilen sınavda sağ kulvardan bir bindirme yapabilmek için gece gündüz çalışmaya devam ediyoruz. Evet; maalesef bizim kuşağımızın içinden de bir çok cevher körelecek. Ümit ediyorum ki bizler, yetenekleri köreltilen, sistem tarafından harcanan son nesil oluruz. Dilerim; ülkesi için iyi bir gelecek isteyen, basiret sahibi, yetkili kimseler bu konu hakkında radikal reformlar üretmek adına samimi bir çalışma yürütür…
Eyüp Kerem
Sınav sistemi hakkında ki makalem .. tavsiye ederim http://www.makalemarketi.com/toplum-ve-haberler/toplumsal-sorunlar/2837-eleme-sistemi-ve-magdurlar.html
22/12/2011
Yazmayacağım diyorum, yazmayacağım kardeşim sınavım var, bu sene bunlarla uğraşmam yerine test çözmem gerek diyorum. Diyorum ama yemek yerken televizyonu açıyorum, bir son dakika haberi geliyor: ‘’Soykırımı inkâr’’ artık yasak… ’’Nasıl yani?’’ dedim ve haberin ayrıntısını okumaya başladım, okumaz olaydım! Anladığım kadarıyla artık Fransa sınırları içinde ‘’Türkler, Ermenilere soykırım yapmadı’’ demenin bedeli bir yıl hapis cezası ve 45 bin Euro para cezası.
Gel de yazma şimdi. Hoş, yazdıklarım amatör yazılardan öte değil ama bu haksızlığa sessiz kalamam… Bu yasayı çıkaran Fransa hani demokrasinin kalbi, merkezi dediğimiz Fransa mı? Demokrasi, ifade özgürlüğü… Peki, bunlara ne oldu? Galiba bu kavramlarda yer, zaman, durum ve koşula göre farklılık gösterebiliyor. Daha somut bir örnek vereyim: İslam Âlemi’nin peygamberine hakaret etmek ifade özgürlüğü fakat ‘’Ermenilere soykırım yapılmadı’’ demek bir yıl hapis cezası bir de yetmezmiş gibi 45 bin Euro para cezası demek oluyor.
Daldım düşünceye, haberden sonra, hafızamı yoklamaya başladım. ‘’Fransa, Türkiye, Ermeniler, soykırım’’ derken acı tebessüm derler ya, gerçekten de acı bir tebessüm oluştu suratımda. Neden mi? Aklıma Fransa’nın ‘’ Özgürleştirme Harekâtı’’ adı altında Kuzey Afrika halkına ve bilhassa Cezayir halkına yaptığı soykırımlar geldi. Suçsuz yere katlettikleri 1,5 milyon insan geldi. Nasıl olmuştu bu olay? Gelin hep birlikte hatırlayalım, hatırlayalım ama bir daha hiç unutmamak üzere hatırlayalım.
2.Dünya Savaşı sırasında bağımsızlık vaatleri ile kandırılan Cezayirli gençler Nazi Almanyası’na karşı Fransa’nın yanında savaşmak için yola çıktı. Halkının, ülkesinin bağımsızlığı adına ve en önemlisi Fransızlar tarafından sömürülmeye bir dur demek adına savaşan Cezayirli askerler çok sayıda askerini bu savaşta kaybetti. Bağımsız Cezayir hayalleri ile ülkelerine dönen askerler, ülkelerine vardıklarında büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Suçsuz yere öldürülen çok sayıda sivil, işkenceye maruz kalmış insanlar, tecavüze uğramış kadınlar ve yerde cansız yatan körpecik bedenler… Cezayir’de 1945’in manzarası böyleydi ve bu soykırım yıllarca devam etti. Bir gün geldi ve Fransa, Cezayir’den defoldu. Soykırım apaçık ortada, toplu mezarlarda gömülen masum Cezayirliler ortada, her şey ama her şey ortada. Bütün bunlara rağmen bu olaylar Fransa’da hiç gündeme gelmedi. Katledilen milyonlarca insan için bir özür dahi çok görüldü ve hala görülmekte.
Bütün bu soykırımları yapan Fransa devleti şimdilerde bir yasa çıkarma peşinde. ‘’Ermenilere Soykırım yapılmadı’’ demek yasak olacakmış. Ermeni meselesine dair tarihçi ve akademisyenlerin yazıp çizdikleri ortada. Fransa’nın da içinde bulunduğu dönemin, Emperyalist devletleri, bir soykırım yaşanması için ellerinden geleni yapmasına rağmen, bu olay karşılıklı çatışmalardan öteye gidememiştir.
Bizanslılar döneminde Ermeniler, Grogeryan mezhebine tabi oldukları için İstanbul’a girmelerine dahi sakınca görülmüştür, ta ki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alana kadar bu böyle sürmüştür. Bu küçük bilgi bile aslında bizlere çok şey anlatıyor. Bin yıl birlikte yaşamış bu iki toplum arasında tüm kışkırtmalara ve nifak sokma çabalarına rağmen Türkler ve Ermeniler dostça ve kardeşçe yaşamıştır ve yaşayacaktır. Bizleri soykırım yapmakla suçlayanlara sesleniyorum: ’’Bizim alnımız ak, keşke sizler de üç-beş oy için böylesine cahilce bir hata yapmadan önce kendi geçmişinizle yüzleşebilseydiniz!
Eyüp KEREM
…Ve o günden bu yana,yani 33 yıldır,her sabah aynaya bakıp,kendi kendime hep şunu sordum :
”Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı,bugün (normalde) yapacağım şeyleri yapmak ister miydim ?
Geçen hafta gittiğim bir film hakkında yazacağım yazımı.Bu film benim için ‘’Diğerlerinden’’ farklı bir yer edindi.Nedeni basit; gerek tarihten,gerek güncel olaylardan,gerek gündemden vb. konular bir çok kez sanat adı altında işlendi.Siyonist güçlerin verdiği maddi ve manevi desteğin ardından çekilen filmler ile kitlelerin beyinlerine yerleştirilmek istenen mesaj yerleştirildi.Geriye kalan tek görüntü film yapımcılarının, yönetmenlerinin, oyuncuların ellerinde ödülleri ile dünya barışı mesajları verirken çekilmiş bir fotoğraf… Güzel, hoş dünya barışı kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi ? Peki bu insanlar dünya barışı için sanat yaparken dünyanın orta yerindeki katliama nasıl olurda sesiz kalır ? Evet sizin de anladığınız üzere bahsettiğim film Kurtlar Vadisi Filistin
Tabuları yıkan, bu zalimliğe sessiz kalmayan, pek benzeri olmayan bir film Kurtlar Vadisi Filistin. Yıllarca Piyanist, Hayat Treni, Gri bölge, Schindler’in Listesi ve buna benzer filmler ile Yahudi inancına sahip vatandaşlarının genellikle 2. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı acılar ,katliamlar, zulümler işlendi, fakat kimse çıkıpta ‘’Kardeşim 50-60 yıl öncesine kadar bu zulümlere uğrayan Yahudi halkı, 50-60 yıl sonrasında silahsız sivillere zulmeden, Filistinli Müslümanlara insanlık değerlerine sığmayacak şekilde eziyet eden bir Yahudi halkına dönüştü. Güzel, iyi Yahudilerin çektiği zorlukları konu alan sanat eserleri ortaya koyun, koyalım! Ama bunları ortaya koyarken Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren Siyonist güç İsrail’in yaptıklarını göz ardı etmeyelim. İnsan her yerde insan, zulüm her yerde zulüm ! ‘’Bu perspektiften baktığımız zaman Kurtlar Vadisi Filistin filmini bir yana ayırmamız gerekir. Tabi ki Filistin’de İsrail devleti tarafından katledilen halkın dramını,yarasını,acısını konu alan eserler olmuştur. Ama şimdiye kadar bu denli ses getiren bir eser daha olduğunu hatırlamıyorum. Kaldı ki Pana Film şirketi kendi çapında bir üne, şöhrete sahip bir film şirketi. Hem de dünyadaki kurulu düzende Yahudiler bu kadar etkinken. Bir masonluk gerçeği, bir CFR (council on foreign relations) gerçeği, bir siyonizim gerçeği ve bir illuminati gerçeği varken bir film şirketinin yönetici ve elemanları ölümü bile göze alarak üç yüz yıldan fazla süredir planladıkları dünya düzenin bir parçasının yoluna taş koymak, iğrenç planlarına çomak sokmak,binlerce sözde savaş karşıtı, sözde halk kahramanı ve milyonlarca hatta milyarlarca insan bu zulüme sesiz kalırken çıkıp bu rezalete bir şekilde son vermeye çalışması gerçektende takdire şayan bir durum…
Sözlerimin yanlış anlaşılmasına veya çarptırılmasına izin vermeyeceğim. Az önce Yahudi halkına yapılan zulümlerin çok kez sanata konu olmasından bahsetmiştim. Buradan yola çıkarak Antisemist damgasını vurmak isteyenler olacaktır. Nede olsa ‘’Çamur at,izi kalsın’’ değil mi ? ’’Hayır efendim artık insanlar, siz, sistemin adamlarının karalamalarına rağbet göstermiyor, göstermeyecektir !
Peki her şey tamam ama benim kafamda bir şey kaldı. Bu nasıl bir güçtür ki İsrail Devleti gibi kural tanımaz bir devlet sürekli olarak İnsan Haklarını ihlal ederken; kural, yol, yordam bilmezken İnsan Haklarına en ufak bir saldırı olunca dünyayı birbirine katan bu insanlar İsrail bunun daniskasını yaptığı zaman nasıl oluyor da süt dökmüş kediye dönüyor, ağzını bıçak açmıyor da bir açıklama yapamaz hale geliyor ? Dünyadaki Siyonizimin gücünü sorgulamaya kalkışırsam bir köşe yazısı değil, bir kitap yazmam gerekir. Bu yazıyı okuyanlardan ricam şu ki dünyayı gazete başlıklarıyla analiz etmeye çalışmadan, araştırarak doğruyu bulmaları …
Eyüp KEREM 4 / 2 / 2011

Her yıl,dünyanın dört bir yanından sanatçılar herhangi bir dalda ödül alabilmek için kıyasıya yarışırken,O herkes gibi davran(a)madı.Evet 1973 yılı,Oscar ödül töreninde Godfather filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Oscar ödülüne layık görülen sanatçı Marlon Brando’dan bahsediyorum.Tüm alacağı olumsuz tepkileri,izleyici kaybını ve hatta Amerika’da istenmeyen adam olmayı dahi göze alarak,Yanlış yaptık diyebildi..Kızılderili vatandaşlara yapılan ”Yaralı Diz” katliamı nedeniyle Marlon Brando’nun ödülünü red etmek üzere vekili olarak yolladığı sacheen Littlefeather Brando’nun yazdığı mektubu okurken ki an. O an .. Günümüz sanatçıları örnek almalı..
Mektuptan bir bölüm ;
“200 yıl boyunca toprağı, ailesi, ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: “İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte.” Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz. Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkum ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiç bir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst. Onlara karşı ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de anlaşmalarımıza sadık kalmak, çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken onların yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu ki onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.
Fakat öyle bir şey var ki bu sapkınlığın ulaşamayacağı, o da tarihin büyük hükmü. Emin olun ki tarih bizi yargılayacaktır. Ama umurumuzda mı? O nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar bizim taahhütlerimizi tuttuğumuzu haykırırız da tarihin tüm sayfaları, Amerikan Yerlilerinin yaşamındaki son 100 yıl boyunca geçirdikleri tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam zıttını söyler……..”
| — | Eyüp Kerem |
Bundan on yıl önceydi,sanırım okula yeni başlamıştım.Bayramlarda benden yaşça biraz daha büyük akrabalarıma elimdeki kağıt paraları verip bozuk paralarını alınca kâra geçtiğimi sanacak kadar küçüktüm veya ahmaktım ..
Okuldan eve geldiğim gibi annem eliyle televizyonu işaret ederek ‘’Gördün mü ? ‘’ diye sordu.Daha ‘’Neyi gördüm mü ’’ bile diyemeden gözlerim ekrana kilitlendi kaldı.Ekranda günün büyük kısmını Atari,Sega,Playstaion oynayıp çizgi film seyreden bir çocuğu enterese eden bir şeyler vardı aslında. Oyunlarda görmeye alışık olduğum bir sahneydi bu.. Uçaklar ardı ardına uzunca bir binaya çarpıyor ,alevler içinde ki bina daha fazla tahammül edemiyor ve çökmeye başlıyor ortalık adeta toz bulutuna dönüyor,falan filan işte hatırlıyordur bir çoğumuz.Yılmaz Erdoğan’ın tabiri ile ‘’Şerefsizim aklıma gelmişti’’ dermişcesine bakıyorum ekrana.Dedim ya küçüktüm,nereden bilebilirdim ki bunun yeni bir düzenin başlangıcı olduğunu.Milyonlarca insan için ‘’Sonun Başlangıcı’’ olduğunu ve tarihe geçecek en büyük zulümlerden biri için bir ön hazırlık olduğunu..
Komplo teorilerinden,dönen tezgahlardan bahsetmek dahi istemiyorum,insanlığımdan utanıyorum..
Ne oldu sonrasında ? Emperyalist dev Amerika Afganistan’a,Irak’a girerek sözde demokrasiyi sağladı.İnsanlara sözde özgürlüğü getirdi.Geride kalan milyonlarca ölü veya hayatının kalan kısmını yaralı,sakat olarak geçirecek insanlar…Adeta zulmün portresi ..
Batı’da bu oyuna inanan insanların büyük kısmı Müslümanları adeta terörist olarak gördü.Bir gayri müslim ülkesinde,gayrimüslim bir vatandaşla sohbet ederken Müslüman olduğumu duyduğunda apar topar yanımdan uzaklaşmasını kolay kolay unutacağımı zannetmiyorum ..
İnsanlar bu haldeyken,birileri yine servetine servet,gücüne güç katarak yoluna devam etti.Milyonlarca mazlumun kanını akıtmaya değdi mi ? Bilmiyorum zaten avuç içlerimi semaya kaldırıp ‘’Allahım sen bu zalimlerden hesap sormayacak mısın’’ demekten başka bir şey de yapamıyorum.Dediğim gibi insanlığımdan utanıyorum !
Lakin savaşta yanmış,vücudu yara bere içinde bir gözü görmeyen o küçük Irak’lı çocuğa ufak bir hediye verdiklerindeki mutluluğunu görüyorum ve anlıyorum ki hayat devam ediyor..
Eyüp KEREM 11/09/2011
